Safranbolu Amasra Turu

Hani bazen kaçmak gelir içimizden... Herkesi, herşeyi ardımızda bırakıp başka bir şehrin sabahında uyanmak... Erken kalkıp yol almak...
İşte tam da böyle hissettiğim yorucu bir iş gününün sonuydu... Aklımda "Karadeniz bu mevsim nasıldır acep...?" düşüncesi cirit atarken ve karşımda dört adet gezi sevdalısı arkadaşım otururken dedim ki içimden; "Tam zamanı... Malzemeler hazır, yoğur bakalım ne çıkacak..." Ne mi çıktı...? Benim ortaya attığım Safranbolu fikri önce kapışıldı, sonra haritalar açıldı, güzergah çalışmalarına başlandı, Safranbolu ile kalınmadı, yakınındaki şehirler, gezilecek yerler tespit edildi, notlar alındı ve Cuma akşamı iş çıkışı yola çıkılmak üzere anlaşıldı... Herşey o kadar hızlı gelişti ki, Cuma akşamı işten çıktığımda, "Acaba neyi unuttum, valizimde ne eksik, kimliğimi aldım mı, çantam yanımda mı...?" Gibi tatil paranoyalarına bile girdim ve bir baktım yoldayız...

İstanbul'dan çıktıktan sonra güzergahımız Sakarya TEM Otoyolu üzerinden Gerede... Hayli neşeli geçiyor yolculuk, herkesin keyfi yerinde... Bir gece önce, son 3 yılda aldığım kiloların düşmanı olan annemin insafa gelip, "Evladım yolda acıkırsınız" diyerek yaptığı bir tepsi ıspanaklı anne böreği ise paha biçilemez... Yolda çeşitli yerlerde molalar verip, çaylar, sigaralar içip, sohbetler edip tatlı bir yorgunluktan sonra, sabah saatlerinde Karabük üzerinden Safranbolu'ya ulaşıyoruz. Yorgunuz, uykususuz lakin Safranbolu, o canlı tarih soğuk bir su misali çarpıyor yüzümüze ve ayılıyoruz... İlk durağımız Safranbolu Kent Tarihi Müzesi.

Safranbolu Müzesi

Giriş ücretleri; Tam: 3, Öğrenci: 2 TL. Müze; zemin kat, giriş, ve 1.kat olmak üzere 3 kattan oluşuyor. Zemin katta Safranbolu'nun ticari hayatı ve geleneksel el sanatlarına dair fotoğraflı bilgiler var. Bunun yanısıra Esnaf Ve Zanaatkarlar Çarşısı’nda Eczacılık Müzesi, Lokum  ve Şekercilik Müzesi, Yemenici, Baharatçı, Kunduracı, Semerci, Demirci, Kalaycı, Bakırcı ve Esnaf Kahvesi gibi Safranbolu’daki önemli esnaf kollarının çalışma ortamları çok hoş bir canlandırma tekniği ile ziyaretçilere sunulmuş.

Safranbolu Müzesi

Giriş kat; Safranbolu’nun ve binanın tarihçesi, haritaları, kültürel yayınları, uydu görüntüleri, sergi salonu ve konferans salonununu barındırıyor. 1.katta, yani Etnografya salonunda ise; Cumhuriyet Dönemine ait kıyafetler ve Safranbolu ‘ya özgü eski eşyalar sergilenmekte, fotoğraflarla Safranbolu Salonunda; Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine kadar uzanan Safranbolu tarihi ile ilgili bilgiler, görsel detaylar, Roma dönemi, Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet dönemi madeni paraları ve eski el yazması eserler sergileniyor. Safranbolu Kent Tarihi Müzesi'ni gezdikten sonra Safranbolu'yu keşfe çıkıyoruz.

Safranbolu

Tarih kokan sokakları, iyi yürekli insanları ve mis gibi havası tabiri caizse mest ediyor bizi... Durmadan alışveriş yapıyoruz, herbiri birbirinden güzel geleneksel müze evler geziyoruz, her köşede ikram edilen lokumlardan yiyoruz, Safranbolu'ya adını veren safran bitkisinin tarihçesini öğreniyoruz. Safran; dünyanın en pahalı bitkisiymiş meğer... Kendi ağırlığının 100.000 katı suyu sarıya boyuyor, gramı, altının gramıyla aynı değeri taşıyor, boya, kozmetik, gıda ve ilaç sanayinde kullanılıyormuş... Bize ikram edilen safranlı lokumlara gelince, tadı hala damağımızda... Sallana sallana çarşı pazar dolaştıktan sonra Cinci Hanı ve Hamamı'na giriyoruz. Giriş fix 1 TL. Burası Padişah I.İbrahim zamanında Kazasker olan Safranbolu’lu Cinci Hoca tarafından 1645 yılında yaptırılmış muhteşem bir yapı... İki kattan oluşuyor ve toplam 63 odası var. Otel, restaurant, cafe ve bar olarak hizmet veriyor.

Safranbolu Cinci Han

2.katından Safranbolu'yu tüm ihtişamıyla izleyebiliyorsunuz. Güler yüzlü personeli, tüm sorularınızı içtenlikle yanıtlıyor. Burada da tarihi içimize çekip bol bol fotoğrafladıktan sonra ayrılıyoruz.

Eee... Tarih, temiz hava, güleryüzlü insanlar derken saat 12 oluyor ve acıktığımızı farkediyoruz. Dar ve eğimli bir sokakta şirin bir cafeye oturduktan sonra ben, Safranbolu'nun meşhur yaprak sarması'ndan ve cafe'yi işleten  tatlı ihtiyar teyzenin öve öve bitiremediği kıymalı gözlemeden sipariş ediyorum.
Önce gözleme geliyor. Hayatımda yediğim en ince ve lezzetli gözleme olmasının yanısıra, kokusunu alan bir kedinin yemek boyu bize eşlik etmeye çalışması ve zaten dar olan sokakta oturduğumuz daracık masada, kediden korkan arkadaşlarımın hop oturup hop kalkması komik görüntülere yol açıyor ama kediyi bir şekilde uzaklaştırmayı başarıyoruz. Yaprak sarması'na gelince, porsiyonunda 10-12 adet minicik sarma var fakat lezzeti ziyadesiyle memnun ediyor bizi.
Burada karnımızı doyuruyoruz ve çarşının içinde bulunan Köprülü Mehmet Paşa Camii'ni de tüm ihtişamıyla gördükten sonra, çarşıda biraz daha dolaşıp, Safranbolu'nun birkaç km doğusunda bulunan Yörük Köyü'nü ziyaret etmek üzere aracımıza biniyoruz. Yörük Köyü'ne giriş fix 1 TL. Köyün evleri mimari açıdan Safranbolu Evleri'ne benziyor fakat ne yazık ki Safranbolu'daki canlılık burada yok. 750 yıllık tarihi olan köyde, en eski ev 450, en yeni ev 90 senelik.

Safranbolu Yörük Köyü

Burada da bol bol fotoğraf çektikten sonra, Safranbolu'nun 8 km kuzeybatısında bulunan Bulak Mencilis mağarası'nı görmek üzere ayrılıyoruz. Bulak Mencilis mağarası'na ulaşmak için hayli zor ve yolu yer yer uçurum olduğundan biraz da ürkütücü bir yolculuk geçirdikten sonra gideceğimiz yere ulaşıyoruz. Mağaranın yakınına araba ile girmek mümkün olmadığından, arabayı parkedip yaklaşık 1 km'lik arazi yürüyüşünden sonra bizi mağaraya çıkaracak  merdivenlere varıyoruz. Tahminimce 150-160 basamak çıktıktan ve sırılsıklam terledikten sonra mağaranın girişinde tatlı bir serinlik bizi bekliyor. Giriş ücreti 2 TL.

Bulak Mağarası Girişi

Bulak, Türkiye'nin 4.büyük mağarası ve yaz-kış sıcaklığı 15 derece. Toplam uzunluğu 6 km fakat sadece 400 mt'lik kısmı ziyarete açık olduğundan bu muhteşem güzelliğin 400 metrelik kısmıyla yetinmek durumunda kalıyoruz. Gördüğümüz manzara gerçekten büyüleyici. Mağaranın en güzel yanlarından biri de nefes darlığı, astım ve bronşit hastalıklarına iyi gelmesi. Eğer bu tip rahatsızlıklarınız varsa ya da benim gibi çok sigara içiyorsanız tam size göre diyebilirim.

Bulak Mağarası Merdivenler

Bu doğa harikası mağarada da flashlarımızı kapatarak anı ölümsüzleştiren fotoğraflar çektikten sonra sırada Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından yaptırılan İncekaya su kemeri var. Yine düşüyoruz yollara ve şansımıza bir sonraki gün yapılacak olan Off Road Türkiye Şampiyonası'na hazırlanan jeep'lerin tozundan dumanından nasibimizi alarak İncekaya su kemeri'ne varıyoruz. Karşımızda 116 mt uzunluğunda, toplam 6 kemeri olan görkemli bir yapı var ve gerçekten harika görünüyor.

İncekaya Su Kemeri

Kemerin hemen altındaki Tokatlı Kanyonu ise nefesimizi kesecek kadar muhteşem... Belki bu noktada hayal kırıklığına uğrayacaksınız ama maalesef o denli yorgun ve uykusuzduk ki, Tokatlı Kanyonu'na inemedik. Merak edenler için söylemek istiyorum, giriş 1 TL. Eğer giderseniz muhakkak gezin, görmeden dönmeyin. Gerçekten muhteşem görünüyordu ve bu tatille ilgili içimde kalan tek şey de bu oldu... Bir dahaki sefere diyerek aracımıza biniyor ve yine yollara düşüyoruz çünkü sırada Bartın üzerinden üzerinden gideceğimiz Amasra var...
 
Yollar... Yollar... Yollar... Kıvrımlısı, düzü, eğimlisi, yokuşu, uzun ince yollar... Bartın üzerinden Amasra'ya giderken uzunca bir müddet Barış Akarsu'nun "Gözlerin" şarkısı çaldı içimde... Gözlerin boşluğa dalıp gider... Sahipsiz bakışların benim olsun isterim... Sırların,acıdan ağlar örer... Kendi kayboluşların sende dursun isterim... Ve "İşte" diyorum... Bir dakika sonrasını bilemediğimiz şu hayatta, aslında herkes kendi boşluğunu doldurmak için savaşıyor... Yaşadığımız her dakika kâr... Ben böyle derin mevzulara dalmışken, ansızın gördüğüm manzara karşısında afallıyorum.
Bakacak Tepesindeyiz... Yani, Fatih Sultan Mehmet'in gördüğü manzara karşısında Lala'sına dönüp "Lala, Çeşm-i Cihan (Dünyanın Gözbebeği) bu mu ola" diye sorduktan sonra, dünyada bir eşinin daha olamayacağını düşünerek "Çeşm-i Cihan" adını verdiği şehirdeyiz. Bakacak tepesinde de bol bol fotoğraf çekip manzarayı seyrettikten sonra Amasra merkeze doğru devam ediyoruz. Gittikçe içine çekiyor bizi Amasra...

Amasra Kalesi

Çok yorgun ve uykusuz olmamıza, ve ertesi günü gezmek için Amasra'ya ayırmış olmamıza rağmen yemekten önce sahili dolaşmadan edemiyoruz. Yemek için Amasra'nın en ünlü restaurantı Çeşm-i Cihan'a gitmek istesek de, sigara içilebilecek açık alanları tamamen dolu olduğundan yine sahil kenarında şirin bir restaurant olan Lotis'e gidiyoruz ve balığın (barbun) yanında hep methini duyduğumuz ve bizde merak uyandıran Amasra salatası'ndan söylüyoruz. Çok aç olduğumuzdan mı öyle hissettik, yoksa mutfak mı çok yoğundu şu an çıkartamıyorum ama yemek biraz geç geliyor sanki. Herşeye rağmen, balık gerçekten lezizdi. Amasra Salatası'na gelince, hiç abartmıyorum o bir sanat eseri...! Çiçek şeklinde kesilmiş havuç mu istersin, kalp şeklinde doğranmış kırmızı biber mi... Herbiri birbirinden lezzetli, taptaze  sebzelerle dolu salata tabağı hem görüntü olarak  mest etti bizi, hem de dört kişiyi doyurmaya yetti. Yemekten sonra ikram olarak gelen helva ise cabasıydı...

Amasra Salatası
 
İşte böyle güzel bir yemekten sonra bir de çay içip kendimize gelince, gece kalabileceğimiz bir pansiyon aramaya başladık. Birkaç otel ve pansiyon dolaştıktan sonra otel ve pansiyondan vazgeçip, kendi evinin üst katındaki dairesini Amasra'ya gelen turistlere kiralayan çok şirin bir amca ile, 4 kişi geceliği 70 TL'ye (kişi başı 17,5 TL) anlaştık. Kaldığımız yer hem çok temizdi hem de muhteşem bir manzaraya sahipti. Öyle ki, balkonundan elinizi aşağıya uzatsanız denize, yukarıya uzatsanız gökyüzüne değecekmiş hissi veriyordu insana... Sabah 09'da kalkmak üzere yattık. O denli yorgun olmama rağmen,
temiz havadan olsa gerek, sabah 05.00 sularında gözlerim açıldı. Gayri ihtiyari pencereye doğru baktım ve şu cümleler döküldü dudaklarımdan; "Cennette miyim...? Gördüklerim gerçek mi, rüya mı...?" Hava alacakaranlık, karşımda Fatih'in Çeşm-i Cihan'ı... Yakamozlar yeni yeni ışımaya başlayan güneşe gözkırparken ve yağmur hafif hafif çiselerken rüya gördüğüme kanaat getirip tekrar uyudum. Sabah 8.30 gibi uyanıp tekrar pencereden baktığımda ise gördüklerimin gerçek olduğunu idrak edebilmem yarım saatimi aldı. Şair olmanıza gerek yoktu, karşımızda Amasra adında bir şiir vardı ve hemen kahvaltı edip bu şiiri okumaya düştük yollara...

Amasra Kalesi

İlk durağımız Amasra Kalesi... Bizans Dönemi'ne ait olan kale, Sormagir ve Zindan Kalesi adında iki ana kütleden oluşuyor. Kale Amasra'yı kuşbakışı gören bir konuma sahip ve demir plaktan yapılmış muhteşem bir Atatürk resmi var. Merdivenlerden indiğinizde 2000 sene öncesine ait olan yeraltı su sarnıcını görüyorsunuz fakat kapısı kilitli ve o kadar bakımsız bir görüntüsü var ki insanın içi acıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve yetkililer bir an önce bu kültür mirasını farkedip, gereken bakımı yapıp ziyarete açmalı diye düşünerek Amasra Çekiciler Çarşısı'na doğru yol alıyoruz. Çekiciler Çarşısı'nın ismi, hediyelik eşya yapan zanaatkarların, tahtayı el tezgahında ileri geri iterek çekmesi sonucu ortaya çıkmış ve çarşıya verilmiş bir isim. Çarşıda her türlü el yapımı ahşap hediyelik eşya, gemi maketi, oyuncak, ekmek sepeti, rengarenk ahşap salata tabakları, biblolar, kızılderili maskeleri, tablolar, kültablaları ve en ilginci, birkaç gün önceden sipariş vererek yaptırabileceğiniz el yapımı yakma resim dükkanları var... Bu rengarenk çarşıyı da gezip alışveriş yaptıktan sonra, sahile doğru yürüyoruz. Sahilde, gözleme, ev yapımı peynir, turşu, ekmek satan cıvıl cıvıl teyzelerden yiyecek birşeyler aldıktan sonra karnımızı doyurup yürümeye devam ediyoruz ve sahilin sonundaki iskelede fotoğraf molası verip deniziyle, havasıyla, insanıyla muhteşem bir şehir olan ve  M.Ö. 3.yy'da, İranlı Prenses Amastris'in (Amasra ismi buradan geliyor) küçük bir yarımada üzerinde kurdurdugu helenistik üsluplu kenti, 2011 Eylül ayında fotoğraflayarak tarihe tanıklık etmek gerçekten inanılmaz bir his... Eğer vaktimiz kalsaydı limandan tekne turuna katılıp bu güzelliği bir de denizden izlemek isterdik ama maalesef zamanımız kalmadı. Yine de merak edenler için yazmak istiyorum, Amasra yarımadasını baştan sona dolaşan ve yaklaşık 45 dakika süren standart tekne turu 10 TL. Eğer balığa çıkmak, tüm koyları gezmek ve denize girmek istiyorsanız extra tekne turları veya kiralayabileceğiniz özel yatlar da mevcut.

İşte böyle güzel bir Amasra gezisinin ardından aklımız Çeşm-i Cihan'da kala kala düşüyoruz yollara... Sırada Zonguldak'ta bulunan Gökgöl mağarası var. 2001 Haziran ayında turizme açılan, Zonguldak - Ankara karayolu üzerinde bulunan ve şehir merkezine 3 km uzaklıktaki ve Türkiye'nin en uzun mağarası ünvanını taşıyan mağaraya giriş ücretleri, öğrenci: 2, tam: 5 TL. Toplam uzunluğu 3350 mt olan mağaranın, ilk 875 mt'si ziyarete açık ve içerideki akustik, mağarada duyduğunuz müzik büyüleyici...

Gökgöl Mağarası

Gökgöl Mağarası damlataş birikimi yönünden son derece zengin. Yürüyüş yolu boyunca bir de yeraltı deresi görüyorsunuz. Mağara sanat galerisi gibi adeta. Fosil Giriş, Damlataşlar Galerisi, Çöküntü Salonu, Harikalar Salonu, Muhteşem Salon, Büyük Çöküntü Salonu gibi adlar verilmiş ve aydınlatması yapılmış bu alanda, yürüyüş parkuru, köprüler ve seyir terasları mevcut.

Gökgöl Mağarası

Yine makinelerimizin flashlarını kapatarak bol bol fotoğraf çektikten sonra ziyaretimizi bitiriyor ve içimizde tatlı bir huzurla yola çıkıyoruz. Sırada Ereğli'de bulunan Cehennem Ağzı Mağaraları var. Kısa bir yolculuğun ardından Ereğli'ye varıyor ve merkezde bulunan mağaralara ulaşıyoruz. Girişte müzekart geçerli. Cehennem Ağzı Mağaraları, üç mağaradan oluşuyor. Kilise Mağarası, Cehennem Ağzı (Kocayusuf) Mağarası ve Ayazma Mağarası. Kilise Mağarası doğal bir mağara. Roma ve Bizans Dönemleri'nde (M.Ö. 30 – M.S. 1453) kilise olarak kullanılmış. Tabanında geometrik mozaikler mevcut fakat zaman içinde tahrip olduğundan çok net görmek mümkün değil. Mağara içerisinde Roma ve Bizans dönemine ait taş eserler ve duvarlarda mum yakmak için nişler mevcut. Mağaranın dışında Bizans döneminde yapılmış kesme taş ve tuğladan oluşan bir duvar var. Buradan kısa bir yürüyüşle Cehennem Ağzı Mağarası'na ulaşıyoruz.

Cehennem Ağzı Mağaraları

Mitolojiye göre M.Ö.1200’lerde efsanevi Argonot seferi sırasında buraya gelen Herakles, Kral Eurystneus’un kendisine verdiği 12 görevden en zor olanını bu mağarada gerçekleştirilmiş, bu mağaradan cehenneme girerek, cehennem bekçisi 3 başlı Köpek Kerberos'u buradan yeryüzüne çıkartmış. Mağaranın ismi buradan geliyor. Yine kısa bir yürüyüşün ardından Ayazma mağarası'na ulaşıyoruz. Ayazma, Kilise Mağarası ve Cehennem Ağzı'na göre daha büyük bir mağara ve batısında bir gölet bulunmakta. Roma ve Bizans Dönemlerinde kullanılan mağaranın suyu kutsal sayıldığından Ayazma adını almış, dinsel törenlerin yapılması için kullanılmış. Cehennem Ağzı mağaralarını da gezdikten sonra panaromik olarak Ereğliyi de görüyor ve ertesi gün Pazartesi olduğundan, "yolcu yolunda gerek" diyerek dönüşe geçiyor ve keyifli bir yolculuğun ardından gece geç saatlerde İstanbul'a ulaşıyoruz.

Hani derler ya, "Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat..." Ben size, dilim döndüğü ve elimden geldiğince yediklerim içtiklerimle birlikte gördüklerimi de anlatmaya çalıştım. Umarım gidenler tatlı anılarını tazeler, gitmeyenler ise okuduktan sonra ilk fırsatta gider ve anlatırken benim eksik bıraktıklarımı tamamlarlar.

Hep böyle tatlı yorgunluklarla boğuşmanız, ve keyifli tatiller geçirmeniz dileğimle...

Yazan: Buket YEMİŞKEN
 Safranbolu Amasra turumuzda çektiğimiz tüm fotoğrafları görmek için tıklayınız.

Yorumlar - Yorum Yaz



Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam55
Toplam Ziyaret423071
Seyahat Valizi Search
Özel Arama